Çağdaş Mimarlığa Giriş

'Mimarlık Tarihi' forumunda Disturb tarafından 27 Aralık 2016 tarihinde açılan konu

  1. Disturb

    Disturb Moderator

    87
    3
    8
    20. yüzyılda ortaya çıkan modern mimarlığın gelişimini kavrayabilmek için bir adım geriye yani endüstri devrimi dönemine dönülerek bu dönemin genel profili çizmemiz gerekiyor.

    19. yüzyılda yaşanan endüstri devriminde makinelerin çalıştırılmasıyla buhar gücü kullanılmaya başlanır. Elde edilen ürünler yeni enerji kaynaklarını beraberinde getirir. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler hızlanır. Nükleer enerjinin gündeme gelmesi, kimya alanındaki gelişmeler, yeni endüstri dallarının ortaya çıkmasına yol açar. Yaklaşık 4 bin yıldır kullanılan metal malzemeler bilimsel anlamda ilk kez kompoze edilir.

    19. yüzyılda yapı üretiminde yeni yapı malzemeleri ve yapım yöntemlerinin kullanılması ve ülkeler arasında teknoloji alanında yaşanan rekabet, mimarlık dünyasının gündemine “fuar yapıları” adı verilen yeni bir yapı tipinin girmesine yol açar. 1851 yılında Londra’da açılan ilk dünya fuarında mimari proje yarışması yapılır. Bu yarışmada İngiltere’yi temsil eden Mühendis Joseph Paxton’un Kristal Saray (Crystal Palace) isimli eseri ile yarışmayı kazanır. ilk kez dökme demir ve camın birlikte yapı malzemesi olarak kullanıldığı ve böylece teknolojinin biçimlendirdiği bir yapı olduğu için büyük önem taşır. Bu yapı ile birlikte, iç mekan-dış mekan arasındaki kalın duvarlar ortadan kalkar ve böylece iç mekanın her türlü ağırlıktan kurtulması sağlanır; bu da yeni bir mekan anlayışının öncüsüdür.
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    İlkinden sonraki en önemli dünya sergisi, 1889’da Paris’te açılan 5. dünya sergisidir. Bu sergide mühendis Gustave Eiffel tarafından Paris için bir simge oluşturmak üzere inşa edilen Eiffel Kulesi teknolojinin mimari biçimi yönlendirdiği yapı örneğidir. Kule için 5300 plan, 12000 kesit çizilmiştir.
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    Kristal Saray’ın gündeme getirdiği yapım anlayışı, daha sonraki yıllarda Amerika’da kendini gösterir. Chicago Okulu akımı ile birlikte yapımında çelik, betonarme ve cam gibi yeni malzemelerin kullanıldığı çok katlı yapılar inşa edilir. 1857’de buharlı asansörün, 1870’te hidrolik asansörün ve 1887’de elektrikli asansörün yapılarda kullanılmaya başlanması, çok katlı yapıların üretim sürecini hızlandırır. Böylece, yeni malzemeler ve yapım yöntemleri mimarlık alanında tam anlamıyla kullanılmaya başlanır; bu yenilikler 20. yüzyıl mimarlığında kaynağını gelişen endüstri ve yapım yöntemlerinden alan pek çok yeni yaklaşımın ortaya çıkmasına ortam hazırlar.
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    Bu dönemde ortaya çıkan teknoloji temelli biçim arayışları, sanat ve mimarlık alanlarında gündeme gelecek bazı yeni akımların da habercisidir. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Arts and Crafts (Sanatlar ve Zanaatlar) ve Art Nouveau (Yeni Sanat) yaklaşımları, sanat ve mimariyi klasik üsluplardan arındırmayı amaçlayan bir tutumun ortaya çıkmasına ve gelişmesine neden olurlar.

    Arts and Crafts, modern mimari de endüstriyel ürün kullanımını reddeder. Bu yaklaşımın öncüleri John Ruskin ve William Morris’tir. Mimarlıkta etik ve ahlak kavramının tartışılmasını sağlamışlardır. Endüstriyel üretimin işçiyi geri plana ittiğini böylece duygudan yoksun yapım yapmanın sakıncalı olduğunu dile getirirler.

    Art Nouveau (1880-1914), doğadaki biçimlerden esinlenen akıcı, asimetrik hatların hakim olduğu tasarım yaklaşımıdır.
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol ) ( Linki Görebilmek için Üye Ol ) ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    Victor Horta - Hotel Tassel
    Berlage - Amsterdam Stock Exchange
    Hector Guimard - Paris Metro Entrance
     
  2. Disturb

    Disturb Moderator

    87
    3
    8
    Dönemin Sanat Akımları ve Mimariye etkisi

    Endüstri devrimi ile birlikte ortaya çıkan sosyo-ekonomik gelişmelerin mimarlık kadar dönemin sanat ortamını da etkilemesi ve bu alanda da önemli değişikliklere yol açması kaçınılmazdır.

    20. yüzyılda bir yandan mimarlıkta yalın bir tasarım ve cephe dili önem kazanırken, bir yandan da mimarlıkla yakın ilişki içinde olan resim sanatında yalın ve soyut bir yaklaşım etkin olmaya başlar. Bu dönemde sanatta çağın karakteristiği, görünen ve herkesçe bilinen şeyleri değil, görünmeyeni ve herkese, zaman ve yere göre değişeni, görünenin ötesini, soyut olanı yalın bir şekilde anlatmaktır. Sanat dallarında ortaya çıkan bu değişim, Einstein’in ünlü “Rölativite (zamanda görecelik) Teorisi” ile ilişkilendirilir.

    1- Kübizm : Bu dönemde ortaya çıkan kübist resim akımında, aynı nesnenin farklı zamanlardaki görünümleri üst üste çizilerek zaman ve mekanın göreceliği ve değişkenliği vurgulanır; bu sırada saf geometrik formlar (küp, küre, koni, vb.) kullanılır. Kübizm, cismin parçalara ayrılması ve yeniden değişik bir yorumla bir araya getirilmesi ilkesine dayanır. Yeniden birleştirme sürecinde iki farklı yöntem uygulanır; çözümlenen biçimlerden elde edilen geometrik parçalar ya tuvale serpiştirilir ya da birbirinin üstüne yığılır. Her iki yöntem sonucu da, nesne asıl biçimini kaybederek tanınmayacak bir duruma gelir ve birbiri içine geçmiş bir dizi geometriden oluşan yeni bir nesneye dönüşür. Resimdeki kübizmin temel ilkeleri olan asimetri, şeffaflık, hacimsel iç içe geçmeler (farklı geometrileri üst üste, iç içe kullanma eğilimi), soyut ve öze ilişkin düşünceleri yalın geometrilerle ifade etme yaklaşımı ve yapının algılanmasında zaman boyutunun (4. boyutun) devreye girişi gibi konular, mimariye daha sonraki dönemde kapsamlı bir biçimde aktarılacaktır.

    Picasso – 3 müzisyen
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    Picasso – Avignonlu Kadınlar
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    2- Neo Plastisizm (De Stijl) : De Stijl’de mimari tasarımı bazı kurallarla düzenlemek amaçlanır ve bu yaklaşım “Yeni Mimarlık” olarak adlandırılır. Yeni mimarlıkta mekan birimleri bir küpün merkezinden merkezkaç kuvvetiyle fırlayan parçalar şeklinde vurgulanmalı, böylece geleneksel kutu parçalanarak farklı yükseklik, boyut ve konumlara sahip kitlelerin oluşturduğu bir mimari ürün ortaya çıkmalıdır. Bu yaklaşım, dinamik, özgün ve mutlak soyutlamaya ulaşan bir tasarım anlayışıdır. Yeni mimarlık, anıtsal ve simetrik olmayan, ekonomik, işlevsel, üslup taklitçiliği ve bağlayıcılığından uzak mimari biçimler önermiş (Conrads, 1991) ve böylece modern mimarinin ana hatlarını belirlemiştir. Gerrit Rietveld’in Utretch’deki Shröder Evi De Stijl’in sembolü olarak bilinir. Bu evin dış görünüşü, “bir Mondrian resminin mimari açıdan ifade edilmesi” olarak tanımlanır. Frank Lloyd Wright’ın Şelale Evi de De Stijl’de ortaya konulan tasarım ilkelerini yansıtan bir örnektir.

    Gerrit Rietveld - Schröder Evi
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    Piet Mondrian – Kompozisyon
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )
    Frank Lloyd Wright – Şelale Evi
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    3- Fütürizm : Makineleşmenin simgesi olan hız ve devinim, Fütürizmin çıkış noktasıdır. Üsluplar, tarihsel süreklilik ve süsleme yadsınarak mimari biçimlenmede çağdaş formların kullanılması gerekliliği üzerinde durulur (Conrads, 1991). Bu yaklaşımda zamanın akışının mekanın da sürekli akışını, dinamizmini, farklı kotlarda diğer mekanlarla çakışmasını gerektirdiği vurgulanır. Mimaride konutu büyük bir makine, asansörleri yapı yüzeyindeki dev solucanlar gibi gören, trafiği ise farklı kotlarda metal malzemeden düzenlenmiş yaya yolları ve yürüyen merdivenlerle çözmeyi öneren Fütürizm, modern sanat ve mimarlık anlayışına farklı ve ilerici bir boyut kazandırmıştır.

    4- Konstrüktivizm : Konstrüktivizm ise, Fütürizmde olduğu gibi sanatta taklitçiliği reddeden, sanatsal üretimde çağın karakteristiği olan zaman ve mekan kavramlarının ön plana çıkartılmasını savunan ve sanatın gündelik yaşam ile bütünleşmesini öngören bir tavırdır. Dönemin devrimci Rusya’sından da güç alan bu yaklaşımda, her türlü süsleme yapıdan uzaklaştırılarak işlevlere göre biçimlenen ve rasyonel bir şekilde tasarlanan strüktürel öğeler, birer estetik ifade aracı olarak kullanılırlar.
     
  3. Disturb

    Disturb Moderator

    87
    3
    8
    Modern Mimarlığın Klasik Dönemi ve Uluslararası Üslubun Doğuşu

    Modern mimarlığı hazırlayan gelişmeler, 20. yüzyılda etkilerini arttırarak sürdürür. 20. yüzyılın başlarında Werkbund’da, daha sonraları Bauhaus’ta örgütlenen modern hareket, manifestoları, ürünleri ve bildirileri ile mimarlık pratiğini etkilemeye başlar. 1919 yılında Almanya’da kurulan ve tasarımı endüstrileşmenin getirdiği olanaklarla bütünleştirmeyi amaçlayan Bauhaus’un kurucularından Gropius’a göre, plastik sanatlar ile endüstriyel eylemler birbirine yaklaşması gereken iki karşıt kutup gibidir (Gropius, 1967). Gropius dönemin sanatçılarını “form anlayışını endüstriyel üretim ile bağdaştıracak teknik isteklere yabancı ve dünyadan uzak kişiler”, teknik elemanları ise “arzu ettiği form, kullanış ve ekonomi bileşiminin bir sanatçı ile sıkı işbirliği yapmak ile elde edileceğini düşünmekten yoksun kişiler” olarak nitelendirir. Bu nedenle, Bauhaus’ta bütün plastik sanat ve zanaatlerin aynı çatı altında toplanması, teknik-sanat birlikteliğinin sağlanabilmesi ve bunu gerçekleştirecek elemanların yetiştirilebilmesi hedeflenir.

    Bauhaus
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    Bauhaus’ta sanatçı, mimar ve zanaatkarların birlikte üretiminden bütün sanatların başlangıcında yer alan “Temel Tasarım” olgusu doğar. Çağın modern insanı için çağa uygun modern bir konut gerekmekte, Bauhaus’ta da çağdaş konutun yaratılmasına yönelik çalışmalar yapılmaktadır (Conrads, 1991). Gropius, yapı üretiminde standartlaşmayı ve rasyonelleşmeyi, standardizasyonun konut yapımı alanına sistemli bir şekilde uygulanmasının büyük bir ekonomi sağlayacağını, rasyonelleşmenin de beraberinde ekonominin yanında yüksek bir yaşam standardı getireceğini vurgulayarak yüzyıl boyunca mimari üretimde hakim olacak tutumu belirleyecektir (Gropius, 1967).

    Bir tasarım yöntemi olmayı amaçlayan Bauhaus, Gropius’un “biz bir üslup yaratmak isteğinde değiliz” deyişine karşın zamanla 20. yüzyılın ilk yarısını etkileyen bir üslup haline gelir. Gropius’un ilkeleri olan tasarımda basit geometrik formların kullanılması, şerit pencereler ile doğaya hakim olma isteği, geniş cam yüzeyler ile iç ve dış mekan arasında görsel bir bağ kurma hedefi, fonksiyonel mekan düzeni, dışarıdan belirgin olmayan konstrüksiyon ve beyaz dış cephe gibi unsurlar, bu üslubun belirgin özellikleridir. Bauhaus, tasarım alanında yalnız Almanya’yı değil bütün Avrupa’yı etkisi altına alacak ve Uluslararası Üslubun doğuşuna uygun ortamı hazırlayacaktır.

    Uluslararası Üslup, Modern Mimarlığın klasik dönemidir. Endüstri devriminden bu yana ulaşılması hedeflenen Modern Mimarlığın idealleri, bu yaklaşımla birlikte mimarlık düşüncesinde tam anlamıyla hakim olur. Mimarlıkta sık sık vurgulanan teknolojinin egemenliği, kullanılan yalın geometriler aracılığıyla sağlanacak mutlak soyutlama, biçimde sadelik ve mekanda işlevsellik arayışları, bu dönemde rasyonel ve pürist bir mimarlık anlayışının yerleşmesini sağlayacaktır. Amaç, kalıcı olan ve evrensel estetik değerler içeren bir mimarlık anlayışı ortaya koymaktır.

    Uluslararası Üslubun başlıca nitelikleri, tasarımda akılcılığın ön planda tutulması, strüktürü bir ön sistemin kurallarına göre oluşturmak, doğa ile bütünleşmemek ve yapıyı doğadan soyutlanmış bir estetik obje ve insan yaratıcılığının bir ifadesi olarak görmek, tasarımda kurallarla çalışmak, yalın güzelliği yaratan düzgün, klasik, statik ve geometrik biçimler ile mükemmel oranlar aramak şeklinde özetlenebilir.

    Le Corbusier ve Mies van der Rohe, Uluslararası Üslubun önemli temsilcileri olarak kabul edilirler. Modern Mimarlıktan söz edildiğinde akla öncelikle bu iki ismin gelmesi de bu yaklaşımın modern mimarinin ulaştığı doruk noktası olmasından kaynaklanır. Özellikle Le Corbusier’nin Villa Savoye’da uyguladığı ve “çağdaş teknolojinin çağdaş tasarım ile birlikteliğinden tasarım yaklaşımı” olarak adlandırdığı beş ilke, 1929 yılında İsviçre’nin La Sarraz kentinde toplanan I. CIAM (Congres Internationaux d’Architecture) Kongresinde Uluslararası Üslubun temel ilkeleri olarak kabul edilir. Böylece modern mimarlığın estetik değerleri olan betonarme iskelet sistem, serbest plan ve cephe düzeni, yatay pencere ve çatı bahçesi ilkeleri ortaya konmuş olur.

    Le Corbusier – Villa Savoye
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    Mies van der Rohe ise, rasyonel bir mimari anlayış geliştirir. İşlevsel çözümleri ve ayrıntıları çok fazla önemseyerek yapılarında saf geometriler ve ayrıntıların kusursuzluğuyla tam bir yetkinliğe ulaşmayı amaçlar. Tasarımlarında disiplin, sadelik, mükemmellik, düzen ve evrensel bir mimari dil oluşturma hedefi göze çarpar. Ayrıca, “binaların hizmet ettiği amaçlar sürekli değişmektedir, fakat bu nedenle binaları yıkamayız. Bu nedenle içine işlevleri yerleştirebileceğimiz pratik ve ekonomik binalar inşa etmeliyiz” diyerek modern mimarlığın “kalıcı olma” ve “zamanla değişen kullanım biçimlerine uyabilme özelliği olan (esnek) mekanlar yaratma” düşüncesini vurgular. Yapılarında basit geometrik formlar kullanır ve evrensel (her yere uyabilen) mimari çözümler arar. Ayrıca, “güzellik gerçeğin aynasıdır” diyerek cephede strüktürel elemanlarla dolgu ve bölücü elemanları birbirinden ayırır ve bunları açıkça ifade eder.

    Mies van der Rohe, yapılarında kendi deyişiyle “hemen hemen hiçbir şey” arayarak tasarımda sadelik taraftarı olur ve bu yaklaşımını “less is more” sözleriyle ifade eder. Mies için biçim, mimarlıkta “tasarımcıyı baştan çıkaran, istem-dışı davranışa yönelten ve varlığı “ahlaki” gerekçelerle açıklanamayan herşeydir”. Bu nedenle Mies, geleneksel yapı kavramından uzaklaşma açısından tüm modern mimarlar içinde en uç noktayı temsil eder (Tanyeli, 1993).

    Mies van der Rohe – Farnsworth Evi
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    Mies van der Rohe – Barselona Pavyonu
    ( Linki Görebilmek için Üye Ol )

    Farnswort Evi’nde Mies, geleneksel “ev” i tuvalet-banyo hacmi dışında kapalı odaya sahip olmayan bir “cam prizma”ya, saf bir tümel mekana indirger (Tanyeli, 1993). Modern Mimarlık tarihinin en önemli yapıtlarından biri olan Barselona Pavyonu’nda ise yine Mies’in geliştirdiği “tümel mekan” anlayışı hakimdir. Bu anlayış, iç mekanda geleneksel “oda” kavramını yadsır ve iç-dış mekan arasındaki görsel engelleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Mekan hiçbir strüktürel öğe tarafından koşullandırılmaksızın, nötr bir uzay parçası olarak uzanır ve kapatıcı olmaktan çok perdeleyici işlevi gören pano benzeri öğelerle ancak kısmen parçalanır (Tanyeli, 1993).

    Uluslararası Üslup, Modern Mimarlık kapsamında yer alan en önemli mimari yaklaşımlardan biri, hatta modern mimarlığın ulaştığı doruk noktasıdır. Bu yaklaşım, yüzyıl boyunca kendisinden sonraki gelişmeleri önemli ölçüde etkileyecek, içerdiği rasyonel tasarım düşüncesi kısa süre sonra karşı tepkilerini oluşturmakta gecikmeyecektir.


    Sonuç :
    19. yüzyılda endüstri devrimi ile başlayan gelişmeler, mimarlık dünyasında önemli bir eşik noktası oluşturmuş, mimarlık düşüncesinde tarihsel, yerel ve kültürel referanslardan arınmış, çağın gereklilik ve koşullarına uygun rasyonel bir tutumun yerleşmesini sağlamıştır. Ancak, ilk dönemlerinde tarihsel üslupların egemenliğinden arınmayı hedefleyen Modern Mimarlık, zamanla kendisi bir üslup olmaya başladığı gerekçesiyle sorgulanmaya başlanır. İlk kopuşlar, modern mimaride reddedilen ve yapının akılda kalacak, içeriğini dile getiren bir mimari forma ve simgesel değere sahip olması gerekliliğini vurgulayan brütalist ve ekspresyonist yaklaşımlarla birlikte yaşanır. Brütalizmde sıvalı ve beyaza boyanmış dış cephelerdeki pürüzsüzlüğün yerini kaba dokular alır. Mies van der Rohe’nin yaklaşımındaki hassasiyet ve mükemmellik arayışı, yerini form anlayışında malzeme kullanımının farklılaşmasından kaynaklanan kabalık ve haşinliğe terk eder. Masif duvar yeniden hayat kazanır, cam bir perde-deri örtü haline getirilen dış duvarlar, giderek masif elemanlarla yapılan dış duvarlara dönüşür. Tasarımcının özgün ve sanatsal yaratıcılığının güçlendirilmesi ve evrensel kuralların egemenliğine son verilmesi gerektiğini vurgulayan Ekspresyonizm ise, Uluslararası Üslubun getirmiş olduğu kural ve genellemelere karşı bir tepki içerir; bu yaklaşım, mimarlık dünyasında rasyonel kurallara dayanmayan, sezgilere, hayal gücüne ve yapının anlatım değerine öncelik veren özgün ve heykelsi formların habercisidir.

    Daha sonraki yıllarda modern mimarlığa yöneltilen eleştiriler, 1960’lı yıllarda yeni bir mimari yaklaşımın, yeniden geçmişin mimari üsluplarına ve biçimsel repertuarına dönmeyi amaçlayan Postmodern Mimarlığın ortaya çıkmasına ortam hazırlayacaktır.


    Kaynaklar
    Birol, G.; Modern Mimarlığın Ortaya Çıkışı ve Gelişimi
    Benevolo, L.; History of Modern Architecture I: Industrial Revolution, MIT Press, Cambridge, 1971.
    Conrads, U.; 20. Yüzyıl Mimarisinde Program ve Manifestolar, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1991.
    Dostoğlu, N.; “Modern Sonrası Mimarlık Anlayışları”, Mimarlık-263, Mayıs 1995.
    Giedion, S.; Space, Time and Architecture, 5th ed., Harvard University Press, Cambridge, 1967.
    Gropius, W.; Yeni Mimari ve Bauhaus, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 1. Baskı, İstanbul, 1967.
    Karaören, M., Bilgin, İ.;“19. Yüzyıl Sonrası Toplu Konut Problematikleri”,Çağdaş Konut ve Çevre Arayışları Sempozyumu, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Konut Araştırma Merkezi’nce hazırlanan sempozyumun “Konut Çevreleri Tasarımında Dünya Deneyimi” oturumunda sunulan tebliğ, Ankara,
    Ekim 1988.
    Kortan, E.; “Modern ve Post Modern Mimarlığa Eleştirisel Bir Bakış”, Yapı-111, Şubat 1991.
    Özer, B.; Rejyonalizm, Üniversalizm ve Çağdaş Mimarimiz Üzerine Bir Deneme, İTÜ Yayını, İstanbul, 1964.
    Pilehvarian. N.K.; “Endüstri Devrimi ve Yeni Ufuklar”, Tasarım-32, Mart 1993.
    Roth, L. M.; Mimarlığın Öyküsü, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2000.
    Tanyeli, U.; “Mies van der Rohe: Ortaçağ’la Modernizm Arasında”, Arredamento Dekorasyon, sayı:44, Ocak 1993.
    The Thames and Hudson Dictionary of 20th Century Architecture, 1996.
     

Bu Sayfayı Paylaş